<>


Ciwan Haco Biyografisi Resimleri

26 August 2011 Yazan admin  
Kategori Biyografi


Ciwan Haco Biyografisi Ve Resimleri,Ciwan Haco Kimdir,Civan Haco Nerelidir,Ciwan Haco Albümleri,Ciwan Haco Müzikleri.

Ciwan Haco Biyografisi.
Ciwan Haco, 1957 yılında Suriye’nin Qamışlo kentinde doğdu. Ailesi Mardin’in eski aristokratlarındandır. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Haco Ağa ve sülalesi de sürgünlüğü tatmış, Suriye’ye yerleşmiştir. Ciwan müzikle çocukken tanıştı. Mıhemed Şexo ve Mırado dineyerek müziğinin ilk temelini almış olan Ciwan, sazı kendi kendine öğrendi. Suriye’de de Kürt müziğinin önüne konulan engeller yüzünden bir şeyler yapamayacağını fark eden Ciwan Haco, lise öğreniminden sonra Avrupa’nın yolunu tuttu. Almanya’nın Bochum Üniversitesi’nin müzik fakültesinde 3 yıl öğrenim gördü.
Ciwan Haco, 1957 yılında Suriye’nin Qamışlo kentinde doğdu. Ailesi Mardin’in eski aristokratlarındandır. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Haco Ağa ve sülalesi de sürgünlüğü tatmış, Suriye’ye yerleşmiştir. Ciwan müzikle çocukken tanıştı. Mıhemed Şexo ve Mırado dineyerek müziğinin ilk temelini almış olan Ciwan, sazı kendi kendine öğrendi. Suriye’de de Kürt müziğinin önüne konulan engeller yüzünden bir şeAlmanya’daki ilk yıllarında Alman, Türk, Latin Amerikalı dostlar edindi kendine. Caz, rock, blues, pop konserlerinin müdavimi olan Ciwan’ın müziğindeki yönelimin ilk adımlarını bu konserlerin oluşturduğunu belirtmek mümkün. Son dört albümünü birlikte çalıştığı, Paolo Vinaccia, Knut Reiersrud, Audin Erlien, Stein Bullhansen, Büge Wefestelut, Bendik Hofset gibi sanatçılar, Joe Cocker, A-ha, Abba şarkıcı ve gruplarla kolektif çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu sanatçılar Ciwan müziğinin şekillenmesinde büyük rol oynamışlardır.
Ciwan Haco, Kürtçenin yanı sıra, 40’a yakın Almanca ve İngilizce şarkı da yapmıştır. Almanca olanların sözleri de kendisine ait. İngilizce şarkıların bir bölümünün sözleri ise arkadaşlarına ait. Avrupa’da özellikle de halen yaşamını sürdürdüğü Norveç’te, televizyonlara çokça çıkmış, gazetelerde röportajları yayımlanmış ve yaptığı müzikle epeyce olumlu eleştiriler almıştır.
Ciwan Haco’nun müziği, Kürt müziğinin dünyaya açılma serüveninin bir bölümüdür. Ancak bu, Kürt müziğinin tüm renkleriyle dünyadaki dinleyicilerin beğenisine sunulmasından çok, dünyadaki müzik türlerinin Kürt müziğine uyarlanmasıdır.
Bu uyarlamada Ciwan’ın yurtdışındaki yaşantısının, Bochum Üniversitesi’nde almış olduğu müzik eğitiminin de büyük etkisi var. Pop’tan rock’a, blues’dan caza değin farklı müzik türlerinin izlerini, yönelimlerini, kendi üretimlerinde uygulamaya çalışan bir sanatçıdır Ciwan Haco. Ancak Ciwan Haco’nun çalışma sistemindeki küçük bir ayrıntıyı sunmak, albümlerin niteliğinin artmasında hayli katkıları olan diğer müzisyenlerin de ön plana çıkmasına sağlayacaktır kuşkusuz. Hiçbir zaman planlı bir çalışma yürütmeyen Ciwan Haco, önce müzisyenlere yaptığı besteyi bağlamayla çaldığını, daha sonra da gruptaki müzisyenlerin kendi yeteneklerini bu müziğin içerisine kattıklarını ve kolektif bir yapı içerisinde ürünlerin ortaya çıktığını, kendisiyle yapılmış birçok röportajda dile getirmiştir. Bu da, onun müziğinde karşımıza çıkan farklı müzik türlerinin, doğaçlamaların mantığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kürt ezgilerinin geleneksel yapısından uzaklaşarak farklı tarzlarda da kullanılabileceğini kanıtlayan örnekler sunmuş bir sanatçı olan Ciwan Haco, özellikle metropollerde yaşamını sürdüren Kürt gençlerine farklı beğeniler kazandırmış, birçok sanatçıyı etkilemeyi başarmıştır. Bu etkilenmede, Ciwan Haco’nun müziğinin yapısının yanı sıra sesinin rengi ve yorumuyla ilgilidir. Ciwan Haco’nun müziğini doğru bir şekilde algılamak için, albümlerinin içerikleriyle müzikal yapısını birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü, ilk albümlerinde çoğunlukla Kürt şairlerin şiirlerinden yola çıkarak besteler yapmış olan Ciwan Haco, sonrasında söz ve müziği kendisine ait bestelerle yoluna devam etmiş. “Che Guevara”, “Peşmerge”, “Generale Tırsonek”, “Serhıldan” gibi bazı bestelerinde toplumsal hareketlilikten etkilenen, beslenen Ciwan Haco, son albümlerinde ise, daha bireysel yönelimleri içeren sözleri kullanarak, içerikten çok müzikal yapıyı ön plana çıkarma yoluna gitmiştir. Albümlerin müzikal yapısı içerisinde değerlendirilebilecek diğer bir özellik ise, her yeni albümde,enstrüman sayısının giderek artması, bunun bir sonucu olarak da her enstrümanın ayrıntıyı yakalama çabası içerisine girmesi ve zamanla melodilerin yerini doğaçlamaların almasıdır.

Ciwan Haco’nun bugüne kadar çıkmış olan 12 tane albümü var. Bunlardan 11 tanesi Türkiye’de Ses Plak tarafından yayınlandı. 1980 yılında kaydedilen ilk albümü ”Peşmerge” henüz dinleyicilerle buluşamadı.
1981 yılında Almanya-Bochum’da kaydedilen Diyarbekir 22 yıl aradan sonra müzikseverlerle buluşma olanağını ancak bulabildi. Ünlü Kürt şairi Rojen Barnas’ın şiirlerinden biri olan Diyarbekir, Ciwan Haco tarafından bestelenerek unutulmayan bir klasiğe dönüştü. Bu albümde yer alan ‘Diyarbekir’çok sık olarak Ciwan’ın Si û Se Gule albümünde yer alan ‘Diyarbekir Mala Mîna’ile karıştırılmaktadır.
Albüm 80’li yıllarda Avrupa’dan yayılarak, elden ele gençlerin birbirilerine verdiği kayıtlarla, Kürtler’e ilişkin her şeyin yasak olduğu o dönemde tüm Ortadoğu’da yayıldı. Bu yıllarda kim olduğu yeterince bilinmeyen Ciwan Haco hakkında çeşitli rivayetler çıktı ve adeta efsaneleşti. Diyarbekir, Ciwan Haco’nun ikinci albümüdür. Enstrüman sayısının az olduğu bu albümde, rock motifleri hissedilmektedir. Bu albüm Kürt Müziği’nde ve Ciwan’ın müzik serüveninde, önemli bir kilometre taşıdır. Çoğunluğu Ciwan Haco bestelerinden oluşan bu albümde, Kürt Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Cegerxwîn’nin yanı sıra Rojen Barnas, Çelebî Haco ve Goran Haco’nun da eserleri yer almaktadır.

Gula Sor, Ciwan Haco’nun 1983 yılında yaptığı üçüncü albümüdür. Bağlamanın yol göstericiliğinde gitarın Kürt dinleyiciyle tanıştırılması olarak tanımlanabilecek “Gula Sor”da saksafon ve vurmalı enstrümanlar da kullanılmış. Ciwan Haco’nun enstrüman sayısının az olduğu bu albümde, rock motifleri ağırlıklı olarak hissedilmesine rağmen, melodilerin önceliği hemen fark ediliyor. Ciwan, bestelerinin yanı sıra, kimi geleneksel Kürt ezgilerini de kendi tarzı içerisinde yoğurarak yorumlamış. Albümde, Kürt edebiyatının önemli temsilcilerinden Cigerxwin ve Qedrican’ın şiirlerinden yaptığı bestelere de yer vermiş Ciwan Haco.
1993 yılında, Türkiye’deki müzikseverlerle buluşma olanağı bulan albümü, “Sî û Se Gule” albüme adını veren, Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun”şiirinin Kürtçe çevirisinin Ciwan Haco tarafından bestelenmesiyle oluşturulmuş. Farklı tarzların, farklı bölümlerin ve doğal olarak farklı ritmik yapıların kullanıldığı eser, aynı zamanda, Ciwan Haco’nun müzikalitesinin arttığının, müziğinin daha evrensel bir yapıya yöneldiğinin ipuçlarını taşıyor.Kürt müziğinde etkin olarak kullanılan otantik enstrümanların batılı enstrümanlarla uyumlu bir birlikteliğini sergileyen bir albüm olması yönüyle, Ciwan’ın müzik serüveninde, farklı bir kilometre taşıdır, “Sî û Se Gule”. Bu albümde toplumsal içeriği işleyen eserlerin ağırlıklı olduğu gözleniyor.
Ciwan Haco’nun ritmi biraz daha fazla ön plana çıkardığı, doğaçlamalara dayalı bir müzik tarzını ön plana çıkardığı “Duri” adlı albümünün yayım tarihi, 1994. Albüm, cazdan popa varıncaya dek farklı müzikal yapıları içinde barındıran çalışmaları bir arada toplayan bir albüm. “Duri”de toplumsallığın yanı sıra, bireyselliği yansıtan ürünlere de yer verilmiş. Önceki albümlerinden ayrılan bir diğer yön de, söz ve müziği kendine ait eserlerin ağırlık kazanmış olmasıdır. Önceki albümlerinde çoğunlukla farklı şairlerin ürünlerini besteleyen Ciwan, bu albümünde, müziğin yanı sıra, sözleri de kendi yazmış. Ancak şairlerin ürünlerini de unutmamış. Bu albümde, ritme farklı işlevlerin yüklendiğini belirtmek gerekiyor. Kimi zaman tamamen ezginin coşkusunu yansıtıyor ritim, kimi zaman da, bir şiirin okunması ya da ağır bir ezginin hüznünü yansıtıyor. Yani ritim çok yönlü kullanılmış, “Duri” adlı albümde.
1997 yılında “Bilura Mın” adlı albümü çıkardı Ciwan Haco. İçeriğin biraz daha geri planda kaldığı, bütün etkinin müzikal yapıyla sağlanmaya çalışıldığı, “Bilura Mın” adlı albüm, Ciwan’ın yönelimlerini, bestelerinin ruhunu gerçekten çok iyi kavramış olan farklı milliyetlerden müzisyenlerin tüm yeteneklerini ortaya koydukları bir albüm. Bunu da en iyi şekilde, albümdeki doğaçlamalardan anlamak mümkün. Caz motiflerinin ağırlıklı olarak kullanıldığı “Billura Mın” adlı albüm, daha sonraki albümün bir ön hazırlığı olarak değerlendirilebilir.
“Destana Egîdekî”, Ciwan Haco’nun 1999 yılında yayımlandı.Üç yıllık bir çalışmanın sonunda Oslo’da kaydedilen albüm, etnik-caz tarzının kullanıldığı tek bölümlük, bir destan çalışması.Kürt edebiyatının seçkin yazarlarından Mehmed Uzun’un beş genç insanın idealleri uğruna mücadelesi ve ölümünü yansıtan öyküsünü, müziğin diliyle yansıtma gibi zor bir görevin üstesinden gelmeyi başarmış Ciwan Haco. Öyküdeki alt duyguyu çok iyi yakalayan Ciwan Haco, bir uzun destanı, farklı bölümler, farklı ritimler ve farklı ezgilerle dinleyiciye sunarak, farklılıklardan yola çıkarak bir bütünlük oluşturma yoluna gitmiş. “Sî û Se Gule” albümü aslında Destana Egîdekî’nin bir ön hazırlığı olarak değerlendirilebilir. Çünkü onda da, bir uzun şiirin farklı bölümlerden oluşan bir bütünlük içerisinde sunulması söz konusuydu. Tek farkı, o çalışmada otantik enstrümanların da kullanılmış olmasıydı. Oysa bu albümde, bağlama dışında tamamen batılı enstrümanlara yer verilmiş.

Ciwan Haco’nun Sanat Yaşamı ve Basından Bilgiler

Ciwan Haco’nun müziği, Kürt müziğinin dünyaya açılma serüveninin bir bölümüdür. Ancak bu, Kürt müziğinin tüm renkleriyle dünyadaki dinleyicilerin beğenisine sunulmasından çok, dünyadaki müzik türlerinin Kürt müziğine uyarlanmasıdır. Bu uyarlamada Ciwan’ın yurtdışındaki yaşantısının, Bochum Üniversitesi’nde almış olduğu müzik eğitiminin de büyük etkisi var. Pop’tan rock’a, blues’dan caza değin farklı müzik türlerinin izlerini, yönelimlerini, kendi üretimlerinde uygulamaya çalışan bir sanatçıdır Ciwan Haco. Ancak Ciwan Haco’nun çalışma sistemindeki küçük bir ayrıntıyı sunmak, albümlerin niteliğinin artmasında hayli katkıları olan diğer müzisyenlerin de ön plana çıkmasına sağlayacaktır kuşkusuz.

Hiçbir zaman planlı bir çalışma yürütmeyen Ciwan Haco, önce müzisyenlere yaptığı besteyi bağlamayla çaldığını, daha sonra da gruptaki müzisyenlerin kendi yeteneklerini bu müziğin içerisine kattıklarını ve kolektif bir yapı içerisinde ürünlerin ortaya çıktığını, kendisiyle yapılmış birçok röportajda dile getirmiştir.
Bu da, onun müziğinde karşımıza çıkan farklı müzik türlerinin, doğaçlamaların mantığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Kürt ezgilerinin geleneksel yapısından uzaklaşarak farklı tarzlarda da kullanılabileceğini kanıtlayan örnekler sunmuş bir sanatçı olan Ciwan Haco, özellikle metropollerde yaşamını sürdüren Kürt gençlerine farklı beğeniler kazandırmış, birçok sanatçıyı etkilemeyi başarmıştır. Bu etkilenmede, Ciwan Haco’nun müziğinin yapısının yanı sıra sesinin rengi ve yorumuyla ilgilidir.

Ciwan Haco’nun müziğini doğru bir şekilde algılamak için, albümlerinin içerikleriyle müzikal yapısını birlikte değerlendirmek gerekir.

Çünkü, ilk albümlerinde çoğunlukla Kürt şairlerin şiirlerinden yola çıkarak besteler yapmış olan Ciwan Haco, sonrasında söz ve müziği kendisine ait bestelerle yoluna devam etmiş. “Che Guevara”, “Peşmerge”, “Generale Tırsonek”, “Serhıldan” gibi kimi bestelerinde toplumsal hareketlilikten etkilenen, beslenen Ciwan Haco, son albümlerinde ise, daha bireysel yönelimleri içeren sözleri kullanarak, içerikten çok müzikal yapıyı ön plana çıkarma yoluna gitmiştir.

Albümlerin müzikal yapısı içerisinde değerlendirilebilecek diğer bir özellik ise, her yeni albümde, enstrüman sayısının giderek artması, bunun bir sonucu olarak da her enstrümanın ayrıntıyı yakalama çabası içerisine girmesi ve zamanla melodilerin yerini doğaçlamaların almasıdır.

Ciwan, ekmek ve özgürlük…

Kürtçe üzerindeki yasaklamalar nedeniyle Türkiye’ye gelerek konser verme olanağı bulamayan Ciwan Haco, Batman 1. Hasankeyf Kültür ve Sanat Festivali kapsamında ekim ayında 300 bin kişiye verdiği konserin ardından İstanbul’da dinleyenleriyle buluştu.
25 yıllık profesyonel müzik yaşamında, coğrafyasının dağlarını, nehirlerini, insanını, kavgasını, sevdasını, ‘aşk’la anlatıyordu Kürt müzisyen Ciwan Haco. Bu destansı güzellikler, kahramanlıklar anca anadille bu kadar güzel ifade edilebilirdi. Ciwan Haco, ‘Kürtçe’ söylüyordu ve bu nedenle dili yasaklanan bir halkın nefesi, özlemiydi. Ciwan Haco, memleketti.
Abdi İpekçi Spor Salonu’nun bulunduğu semte, Zeytinburnu’na doğru yol alan bir otobüsün içinde, yıllarca dili yasaklanmış, memleket hasretiyle kavrulan insanlar vardı. Ciwan Haco, 23 yıl aradan sonra dili yasaklı olanlarla buluşacaktı, elleri ellerine, gözleri gözlerine değecekti. Ve sanki onlar, 23 yıl sonra, sürüldükleri topraklara geri dönüyorladı, öyle heyecanlılardı…
Şırnaklı, 18 yaşındaki Hasan İmre, inkarın, baskının acısını az çekmemişti. Köyleri boşaltılmıştı, bir de yoksulluk vurunca, İstansul’a göç etmişlerdi. Hasan İmre 9 kardeşine bakmak zorunda ve bu nedenle konserin verileceği salonun önünde simit satıyordu. Başına Ciwan Haco yazılı bir bant bağlayan Hasan İmre hayranı olduğu Ciwan Haco’yu dinleyemeyecekti çünkü, çalışmak zorundaydı. Ciwan Haco, Hasan için ne ifade ediyordu? ‘Çok şey’ ifade ediyordu; “O Kürttür, Ciwan’ı seviyoruz. Kürtçe şarkılarını seviyoruz. Kasetlerini alıyoruz. Ciwan’ın hayranıyım. O dünyaca bir müzik yapıyor. Bunu Kürtçe yapıyor. Bizi anlatıyor.”

‘Bu memleket bizim’
Harun Aslankan, Diyarbakır’dan İstanbul’a gelmişti ama Ciwan Haco’yu dinlemeye değil, ekmek parası kazanmaya. İki torba puşiyi sırtlamış, ilk kez gideceği İstanbul’a doğru yola çıkmış, konserin yapılacağı günün sabahında soluğu Abdi İpekçi Spor Salonu’nun önünde almıştı. Ciwan Haco, Harun Aslanhan için de bir ‘sembol.’ Dilinin, kültünün sembolü. Bu nedenle ihtiyar anası, “Git, Ciwan’ın yanına var, beraber fotoğraf çektir, bize getir” diye uğurlamış Aslankan’ı. Ciwan Haco konserinin başladığı saatlerde, dışarıda puşilerinin başında bekleyen Aslankan, Ciwan’ı görememenin, dineleyemenin burukluğu içinde.
Evli ve iki çocuklu Hasan Aslankan, işsiz. Yaşadığı yoksulluğu ise şöyle anlatıyor; “ Diyarbakır’da iş yok. Herkes perişan. 60 hanelik bir köyde bir, iki aile çocuğunu ya giydirir ya giydirmez. Kırsal kesimlerdeki köylerde doğru dürüst evine ekmek götüren yok. Biz çok acılar çektik. Kardeşlerimizi yitirdik. Oysa biz kardeşiz. Bu memleket bizim. Kahvelerde işsiz, ne yapacağını bilemeyen gözleri ateş gibi gençler var. Birde inkar edilence, patlamaya hazır bir bomba gibi oluyorlar. Gençlerin zoruna gidiyor bu. Bizi inkar etmeyin.”
Ağrı’dan İstanbul’a göçen ve konser salonun önünde köfte ekmek satan Mehmet Peres de, Ciwan Haco’yu çok seviyor. Eskiden kasetçiymiş. Tüm albümlerini, kasetlerini bilirmiş. Haco, Mehmet Peres için halkın sanatçısı. Ciwan şarkılarında anlattıklarını yasaklanan diliyle anlatıyor ya, önemli olan bu. Ciwan, onun dili.

‘Dile kavuşmak’
Ve Abdi İpekçi Konser Salonu… Hınca hıç dolu. İnsanlar dillerine kavuşmanın coşkusuyla eşlik ediyorlar Ciwan Haco’ya. Mardinli Seyran Elmas 70 yaşında. İstanbul’a 90lı yıllarda göç etmiş. Seyran Elmas, Ciwan’ı seviyor. Çok seviyor. Onca yıl yasaklanan dili Ciwan’da ses buluyor çünkü. Müziğinide beğeniyor. Pop, rock, caz, her neyse… 70 yaşındaki Elmas, dinliyor ve seviyor. Ve genç kızlar genç erkekler diyorlar ki; “ Güzel bir müziği var. Kürtçe söylüyor. Özgürlüğümüzü buluyoruz onda. Aşkı, sevdayı buluyoruz…”

Tu bi xêr hatî ser çawê me haî

Taksim’den bindiğimiz tıka basa otobüs, beni şarkılarını, türkülerini dinlediğim, bildiğim Kürt ozan Ciwan Haco’nun konser vereceği Abdi İpekçi Kapalı Spor Salonu’na götürüyordu. Tanıdık, bildik yüzlerle…
Bir konser salonu olmayan bu yerde, umarım çok sorun yaşamadan rahatça şarkıları duyar, Haco’nun Kürtçe’sini anlarım diye telaşla kendime bir yer bulup salonun nasıl hızla dolmaya başladığını izliyordum. Yapılan hazırlıklarla beraber, sinevizyonda Ciwan Haco’nun görüntüleri ve kimi televizyonların haber bültenlerinde kendisi ile ilgili çıkan haberler yer aldığında alkış tufanı da kopmuştu. Saat 15.00’de başlayacağı duyurulan konser, gecikmeli olarak 16.10’da başladığında, salonda da kelimenin tam anlamıyla iğne atacak yer kalmamıştı.

Biraz şaşkın, biraz ürkek ve çok da heyecanlı olduğu gözlenen Ciwan Haco sahneye çıktığı anda yaklaşık 20 bin kişi de, salonu alkış ve ıslıklarla inletti. Koltuk numarasını aramaktan vazgeçip ilişecek bir yer arayan insanların telaşı arasında Ciwan Haco, ilk şarkısını “Min navê xwe kola Li burcên Diyarbekir”i söylüyordu. Yıllarca sürgünde kalmış bir ozan olarak unutmamıştı Haco, burçlarına adını kazıdığı Diyarbekir’i…
Ardından “Brindarkirin” adlı türküyü söylerken, hepimizin bildiğini, hepimizin söylediğini duyuyordu, muhteşem solosuyla bizi soluklandıran kemanla beraber. Yeni albümüne ismini veren “Na na” adlı şarkısının ardından dinleyenlerin ısrarla istediği “Diyarbekir mala mina” (Diyarbekir benim evimdir) adlı türküyü seslendirdiğinde ise, herkesin bu özgürlük türküsüne bir kez daha eşlik ettiğini, coşkulandığını görebiliyorduk. Onlar burada olduklarını, günlerdir basında yer alan dünyaca ünlü Kürt ozanı Ciwan Haco’nun kendilerinden biri olduğunu haykırmak için gelmişlerdi. Sahnede Ciwan’dan çok onlar vardı ve özgürlüğün sesini dalga dalga yükseltmek, haykırmak için gelmişlerdi.
Kalabalığın ıslıkları, çığlıkları, gençlerin omuzlardan omuzlara yükselişiyle dalgalanan sarı, kırmızı, yeşil renkli fularlar, atkılar ve tülbentlerden biri, şimdi sahnede Ciwan Haco’ya sımsıkı sarılmış bir genç kızın ellerindeydi.
Platformun kontrolünü kaybeden sahne görevlileri zon anlar yaşıyor, “Ez qurbana we hêdi” diyen Ciwan Haco’nun yakarışları da zaman zaman şarkılarını kesmesini engelleyemiyordu. Sahnenin çok alçak olmasından dolayı, kalabalığın sahnenin çevresini sardığını ve orkestranın artık zor durumda kaldığını hepimiz görebiliyorduk. Sanatçının konseri terkedip gideceği endişesi içimde bir burukluğa dönüşmeye başlamıştı bile. Pet şişeler havada uçuşurken, anlam veremediğim yuhalamalarla gözüm “Tu bi xêr hatî ser çawê me hatî”( Hoşgelmişsin, başım gözüm üstüne) yazılı pankarta takıldı.
Ciwan Haco söylediği o güzel aşk şarkılarına sırasıyla devam ederken, elektro gitarın, perküsyonun şovuyla kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Salonu dolduran, onun şarkılarındaki serüveni bilen, anlayan bu kalabalık, elbette müziğin büyüsünü de bozmamalıydı.
Zaman zaman pop, pop-rock, blues, alaturka tınılarla dinlediğimiz Haco’yu, elektronik altyapılarla duyarken ona alkışlarla eşlik ediyor ve Kürt müziğine deneysel tatlar katan, çabalayan bu adamı anlamaya çalışıyorduk. Müziği gibi yorumu da geleneksel söyleyişin dışındaydı Ciwan Haco’nun. Ancak bizlerle daha fazla iletişim kuramayacağını anlayan Ciwan, zorunluktan dolayı sahnesini bırakıp gitmişti bile. Heyhat, korktuğumuz başımıza gelmişti…
Biraz sıkıntıyla ve aceleyle salondan çıktık, tekrar tıka basa dolu otobüsün arka kapısından binerek, evimize doğru yol aldık. 23 yıl aradan sonra Türkiye’ye dönen, sevdiğimiz şarkıların sahibine, ellerimizde çiçeklerle karşıladığımız, sokaklarda afişlerini gördüğümüzde içimizi ısıtan Ciwan Haco’ya o çok sevdiğini söylediği İstanbul’umuzdan güzel bir anı bırakabildik mi diye düşünüyordum. Aklımda “Tu bi xêr hatî ser çawê me hatî” sözleriyle…

Ciwan Hacoyla Söyleşi

Dünya tarihinin belki de en büyük seyirci kitlesinin karşısında olmak nasıl bir duyguydu?

Bu çok fazla. Beni yanlış anlamayın. Bu hoşuma gitmiyor değil. Bu güzel bir şey. Ama çok, çok fazla, fazla çok yani. Psikolojik olarak da fiziksel olarak da bu beni çok yoruyor. Duygu çeşitliliği seyircilerde ve sahnede çok fazla. Bir müzisyenin bunu taşıyabilmesi çok zor. Etrafımda seyirciler ve sahne sallanıyor. Ve o sahneden düşersem, seyircinin içine düşersem ne olacağını düşünmeye, korkmaya başlıyorum. Bazen kontrolümden çıktığını hissediyorum bu kalabalığın. Halbuki sürekli konuşuyorum onlarla sahneden sakinleştirmek için. Ama hiçbir yararı olmuyor. Kontakt kuramıyorum. Çünkü onlar başka bir dünyaya geçiyorlar beni sahnede görünce.

Bu dünyaya nüfuz edemiyor musunuz?

Hayır. Her seferinde belirli bir kişiye dikiyorum gözlerimi ve ‘Sen’ diyorum, ‘bir kere önce sakin ol’. Herkese birden bağırmıyorum, bir kişiyi hedef alıyorum. Bu daha etkili oluyor. ‘Bunlar sadece şarkı diyorum, dans etsene’ diyorum. Ama hiçbir reaksiyon almıyorum. Sadece ‘Ciwan’ diye haykırıyor o. Sadece ‘Ciwan’ haykırışlarını duyuyorum.

Bir kadının bir erkeği çok sevdiği için giderek sevgisinin kont-rol dışına çıkması ve o erkeğe zarar verecek bir şeye dönüşmesi gibi, değil mi?

Evet, tamamen kontrol dışı. Çok iyi tarif ettin, benim seyircimin sevgisi bazen böyle bir noktaya geliyor. Benim bu durumda çabaladığım tek şey, bunun sadece bir konser olduğunu hatırlatmak.

Diyarbakır konseri hayatınızda nasıl bir yer teşkil edecek?

Bu konser benim müzik kariyerimin zirvesidir. Belki de bu kalabalık bir dünya rekorudur.

Grup elemanlarının, özellikle Avrupalı müzisyenlerinizin izlenimleri, reaksiyonları neydi?

Bu grup için bir şoktu. Elbette ki oradaki herkes benim için gelmemiş olabilir ama nihayetinde herkes konser sırasında beni dinliyordu.

Diyarbakır’a indiğinizde ne hissettiniz?

Ben hayatım boyunca bunu düşündüm. Hep Diyarbakır’da bir konser vermeyi düşündüm. Benim için çok önemliydi. Sonra bunu başarıp başaramayacağımı düşünmeye başladım. Diyarbakır’a geldiğimde hep kötü şeyler düşündüm, hep korktum, ‘Ya, ses düzeni bozulursa, ya tam o gün hastalanırsam’ diye. Hep başaramamaktan korktum.

Konser alanına girişiniz de pek kolay olmamıştır.

Evet, bir ambulansla girdik alana. Üç yol denedik, ilk ikisinde başaramadık, üçüncü yoldan gelebildik. Ama ambulans sahneye yanaşınca hemen fark etti birileri benim geldiğimi. Ambulanstan sahneye nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. 30 metre ileride sahne. Nasıl olduysa beni taşıyıp koydular sahneye. Gerçek bir çılgınlıktı.

Şimdi bu konserin bir belgeseli yapılacakmış.

Evet, hepsini çektik. İsmini de, ‘Ciwan Diyarbakır’ koyacağım. Sadece ‘Ciwan Diyarbakır’.

Mardin’de de zabıta kıyafeti ile kaçırmışlar sizi sahneden.

Evet, o da ayrı bir hikaye. Başka türlü oradan ayrılmamız mümkün olmayacaktı.

Nasıl politik izlenimlerle döndünüz Diyarbakır’dan?

Ben sadece iki gün orada kaldım. Bu yüzden de edindiğim izlenimler sınırlı olacaktır. Ama Diyarbakır’da ben halkı sokaklarda çok sakin buldum. Birçok kişiyle konuştum. Surdibi’ne gittim. Çocuklarla konuştum, gençlerle konuştum, ne düşündüklerini sordum. Ben Kürtler’in ayrılıktan yana olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Onlar bu ülkeyi çok seviyorlar ve sevdiklerini de söylüyorlar. Bütün Kürtler İstanbul’a, Antalya’ya aşık. Buralar olmadan yaşayamayacakları anlaşılıyor. Sonra ben Türk toplumu aleyhinde bir söz duymadım kimseden. Sonra şarkılarının hepsini seviyorlar bu ülkenin. Sezen Aksu’nun şarkılarına bayılıyor Kürt gençleri. Böyle bir korku olabilir devlette, siyasetçilerde ama bence gereksiz bir korku, Türkler ve Kürtler asla ayrılamazlar birbirlerinden.

Sizce Türkiye’deki Kürtler’in talepleri nedir?

Haklarını istiyorlar. Kimliklerini istiyorlar. Tek istedikleri bu. Televizyonlarını, radyolarını istiyorlar. Bu konuda da çalışmalar başladı ve bence herşey daha iyi olacak gelecekte. Bu AB süreci bütün provokasyonlara rağmen Türk-Kürt kardeşliğini daha da perçinleyecektir. Ben iyimserim.

Şarkılar, nefis bir Türkçe ile yazılmış Sezen Aksu şarkıları ile nefis bir Kürtçe ile yazılmış Ciwan Haco şarkılarının da bu kardeşliğe bir katkıda bulunduğu o kadar iyi anlaşılıyor ki Diyarbakır sokaklarında dolaşırken, değil mi? Şarkıların gücüne inanır mısınız? İnanıyor musunuz hala?

İnanmasam yaşayamazdım. Çünkü ne zaman şarkı başlasa, sloganlar duruyor ve müziği dinliyorlar, benimle birlikte söylüyorlar. Bu fantastik bir şey.

Böyle bir hayran kitlesini gördükten sonra Türkiye’ye yerleşmeyi düşünüyor musunuz, düşündünüz mü?

Tabii ki. Ama açıkça söylemeliyiz ki, Kürt müziği şu sıralar bir krizde. Bunu utanmadan söylemeliyiz. Kürt müziği istenen satış rakamlarına ulaşamıyor. Çünkü Kürt toplumunun alım gücü daha zayıf. Konser biletlerine para ayıramıyorlar geniş kesimler. Başka ne gibi nedenlerden kaynaklanıyor bilmiyorum ama yılların korkusunun, baskısının da etkisi olmalı. Kürt müzik endüstrisi gelişmek zorunda. Çünkü müthiş bir potansiyel söz konusu ve bu Türkiye’nin kültürel zenginliği için de çok önemli.

Bir de Kürt müziği daha çok Avrupa ülkelerinde üretildiği, kaydedildiği için sanki altyapı açısından Türkiye popüler müziğinin daha ilerisinde. Daha deneysel. Bunun da etkisi oluyor mudur?

Sanmıyorum. Çünkü bizim dinleyicilerimiz bu tür deneysel çalışmalara, eklektik tarzlara alışkın. Kulakları alıştı. Eğer bu doğru olsaydı, bu kadar çok dinleyicim olmazdı benim. Ben sadece endüst-rinin gelişmediğini düşünüyorum. Cesur prodüktörlere ihtiyacımız olduğu kesin ama. Ayrıca korsan satışlar en çok Kürt müziği pazarında oluyor.

Böyle devasa bir konser sonrasında Türkiye’deki müzisyenlerden sizi tebrik eden oldu mu? http://www.chatulkesi.com

Hayır, maalesef olmadı. Mesela İbrahim Tatlıses’i tanımak isterdim. Ama olmadı. Çünkü sahneye çıkardılar beni. Sonra sahneden sonra kaybettiler. Mümkün olmadı tanışmamız.

Peki, ikinize gösterilen seyirci reaksiyonları arasında bir fark saptayabildiniz mi?

Ben İbrahim Tatlıses’i izleyemedim sahneden. Ama o yaklaşık 25 yıldır Türkiye’de sahneye çıkıyor ve en ünlü şarkıcı. Bana göre daha avantajlı olmuş olabilir. Ama benim de kendi avantajlarım olduğu ortada.

Tatlıses’i Diyarbakır konseri nedeniyle politik açıdan eleştirenler oldu. Ama kimse size bu tür bir eleştiri de bulunmadı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ben İbrahim Tatlıses gibi bir şarkıcının Diyarbakır’da Newroz konseri vermiş olmasını Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından çok önemli buluyorum. Benim durumum daha net. Bir kere medyanın ilgisi daha da büyük oldu ikimizin, benim ve İbrahim’in, orada olması yüzünden bu yıl Diyarbakır’a. Bu da iyi bir şey.

Siirt ve Mardin’deki akrabalarınızı ziyaret ettiğinizde ne hissettiniz?

Siirt’te ilk kez annemin akrabalarını gördüm. Birlikte yemek yedik. Tabii çok kalabalıktı. 300′ün üzerinde kişi. Kadınlar, çocuklar: Hepsi benimle fotoğraf çektirdi. Annem akrabaları ile görüştüğüm için şimdi çok mutlu.

Türkiye’ye gelişleriniz müziğinizi etkilemeye başladı mı? Müziğinizi, şarkı sözlerinizi?

Tabii, çok ilham aldım buraya gelişlerimden. Yeni albümümde bunlar çok net ortada olacak.

Karınız, çocuklarınız da merak ediyor mu Türkiye’de neler yaptığınızı, nelerle karşılaştığınızı?

Tabii karım seyahat öncelerinde biraz kaygılanıyor. ‘Yine mi gidiyorsun?’ diyor. Ama benim verdiğim cevap da şu oluyor: ‘Türkiye çok güzel bir ülke. Benim en fazla hayranım orada. Ben oraya gitmek, bu güzelliği görmek zorundayım. Başka bir seçeneğim yok.’

Bayrak yırtılmasını ya da yakılmasını asla kabul edemem

Peki, bu Mersin’deki bayrak yırtma olayını nasıl eğerlendiriyorsunuz?

Ben bir bayrağın yırtılmasını ya da yakılmasını asla kabul edemem. Çünkü Türkiye’nin bayrağı bu ülkedeki bütün insanları temsil ediyor. Sadece Türkler’in değil Kürtler’in de bayrağı o. Araplar’ın da, Yahudiler’in de, Ermeniler’in de, Süryaniler’in de, Lazlar’ın da, Çerkesler’in de. Ben bayrağa böyle bir saldırıyı kabul edemem. Ama şunu da unutmamak gerekir. Bu tür olaylar sadece Türkiye’de olmuyor. Amerika’da Amerikan bayrağına saldıran Amerikalılar oluyor, İsrail’de İsrail bayrağına. Yani bu genel bir problem. Ayrıca duyduğum kadarıyla bunu yapanlar iki çocuk, yetişkin bile değiller. Eğer bunu bir örgüt, bir parti yapsaydı, eğer bu örgütlü bir eylem olsaydı o zaman bir problem olarak kabul edilebilirdi. Ama bunu yapan sadece iki çocuk.

Ayrıca, Mersin’deki gösteride kimse Türk bayrağı taşımıyordu. Bu bayrağın o çocukların eline nereden geçtiği hala netlik kazanmış değil. Bunun başka güç odaklarının bir provokasyonu olması da kuvvetle muhtemel. Değil mi?

Kim yaptıysa, bir provokasyon olduğu kesin. Ama ben bunu yapan insanların bir şey elde edeceklerini sanmıyorum. Çünkü Türkiye’deki toplumlar birbirini seviyorlar. Ve bu sevgi böyle küçük olaylardan zarar görmez. O yüzden herkesin sakin olması gerekir.

Kendisi Değil Anadili Politik

Türkiye’de en çok albüm satan sanatçılardan Ciwan Haco’nun yeni çalışması Off piyasaya çıktı. Suriye kökenli bir Kürt olan Ciwan Haco Türkiye’de gördüğü ilgiden onur duyuyor.

Ciwan Haco, Suriye’nin, Türkiye sınırına yakın bir köyünde doğmuş. Liseden sonra Almanya’ya gitmiş, Bochum Üniversitesi’nde müzik okumuş. Ciwan Haco’nun adını belki çok sık duymuyorsunuz ama o Türkiye’de albümleri en yüksek satış rakamlarına ulaşan sanatçılardan biri. Şarkılarını Kürtçe söylediği için uzun yıllar boyunca Türkiye’de konser veremeyen Ciwan Haco iki yıl önceki turnesinde yüz binlerce hayranıyla buluştu, verdiği her konsere binlerce kişi geldi. Geçen yıl Nevroz kutlamaları sırasında 400 bir nüfuslu Batman’daki konserine 300 bin kişi katılması popüler müzik tarihinde bir rekor sayılıyor. Ciwan Haco ile yeni albümü Off üzerine konuştuk.

- Müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
- Etnik-pop, etnik caz.

- Buralara ait bir müzik yapıyorsunuz. Çalıştığınız müzisyenlerin ise çoğu Batılı. Genellikle İsveçliler’le birlikte çalıyorsunuz. Neden böyle?
- Ben buralardan ayrıldığımda ilk olarak Almanya’ya gittim. Orada tanıdığım ilk müzisyenler de Almanlar oldu. Müziğe böylece başladım. Daha sonra bu neden bizim işimiz olmasın, neden profesyonel olarak müzikle ilgilenmeyeyim diye düşündüm. Ben bu ilişki biçimini çok seviyorum, bir Avrupalı benimle çaldığı zaman kendi gibi çalıyor, ben de kendim gibi söylüyorum ve ortaya bir bileşke çıkıyor. Bu bileşke çok güzel bir duygu yaratıyor, bir hoşluk yaratıyor.

AYDIN BİR AİLENİN ÇOCUĞU

- Uzun yıllardır Batı’da yaşıyorsunuz. Bildiğim kadarıyla eşiniz de İsveçli.
- Hayır, İzlandalı.

- Özür dilerim. Buna karşılık parçalarınızda Kürt köy hayatına ilişkin konular var. Kendi yaşadıklarınızdan, kendi yaşadığınız ortamdan çok az bahsediyorsunuz.
- Köylüyü yorumlamak gerekiyor. Ben birçok olay üzerine, birçok konu üzerine şarkı söylüyorum. Ben bir Kürt çocuğu olduğumu inkâr etmiyorum, bir köyde büyüdüm. Köyde hayat da çok kolay değildir. Ama ben köydeyken çok okurdum, Garcia Marquez okurdum, Beatles dinlerdim. Bunları da bilirdim yani. Aşiretimin, ailemin çoğu okumuş insanlardı. Bizi de okumak konusunda teşvik ederlerdi.

- Ama şimdi şehirdesiniz ve Kürtlerin ciddi bir kısmı da şehirde yaşıyor.
- Ben birçok olay üzerine, birçok konuda şarkı yaptım. Sizin bahsettiğiniz parçaların bir kısmı da geleneksel şarkılar zaten.

- Kal adlı parçanızda torunu yaşındaki bir kıza göz koyan yaşlı bir dede anlatılıyor. Böyle ilişkiler sizce yaygın mı?
- Evet, böyle şeyler var. Ama sadece Kürtler arasında değil. Bazen Berlin’de yürürken 60-70 yaşındaki bir adamın yanında 20-25 yaşında bir kızla yürüdüğünü görürsünüz. Bu dünyanın her yerinde yaşanan bir sorun, Kürtlükle alakası yok. Bir gün böyle şeyler kalmayacağını umuyorum ama bunun olabileceğinden pek de emin değilim.

- Şarkılarınızda açık bir erotizm var. Halbuki Kürt kültüründe erotizm çok az.
-Geleneksel Kürt kültüründe erotizm vardır. Yoğun bir erotik kültür vardır.

- Çağdaş kültürde?
- Maalesef çağdaş kültürde daha az. Ama geleneksel parçalarda örneğin kadınların göğüsleri tasvir edilir, boyları bosları tasvir edilir. Çok açık bir biçimde yapılır bu.

Ciwan Haco Albümleri.

2006/ Off
Çıkış Tarihi 17 Mart 2006 Cuma

2003/ Nana
Çıkış Tarihi 07 Kasım 2003 Cuma

2003/ Diyarbekir
Çıkış Tarihi 21 Mayıs 2003 Çarşamba

2003/ Derya
Çıkış Tarihi 17 Ocak 2003 Cuma

2001/ Nîsêbina Rengîn Çaw Bela
Çıkış Tarihi 19 Ocak 2001 Cuma

2000/ Bılura Mın
Çıkış Tarihi 20 Haziran 2000 Salı

1999/ Girtiyen Azadiye
Çıkış Tarihi 11 Haziran 1999 Cuma

1999/ Leyla
Çıkış Tarihi 06 Mayıs 1999 Perşembe

1999/ Gula Sor
Çıkış Tarihi 29 Nisan 1999 Perşembe

1998/ Destana Egideki
Çıkış Tarihi 13 Kasım 1998 Cuma

1996/ Se uSê Gûle
Çıkış Tarihi 23 Ekim 1996 Çarşamba

1994/ Durî
Çıkış Tarihi 07 Ekim 1994 Cuma

1993/ Si U Se Gule
Çıkış Tarihi 15 Mart 1993 Pazartesi

Pierre der Fermat

16 August 2011 Yazan admin  
Kategori Biyografi


Pierre der Fermat Bügün Dogüm Günü.Google yeni logosunu Pierre der Fermat icin ilgili güzel bir logo yapti.
Fermat 17 Ağustos 1601 yılında Fransa ‘nın Beaumont-de-Lomagne kentinde doğmuştur. Babası zengin bir deri tüccarı ve Beaumont-de-Lomagne ‘de ikinci konsolostu. Fermat ‘ın bir erkek kardeşi ve iki kız kardeşi vardı ve doğmuş olduğu bu kentte büyümüştü. Buna karşın yerel Fransiscan Manastırına gittiğine dair çok az kanıt vardır.

1920 ‘lerin ikinci yarısında, Bordeaux ‘ya gitmeden önce Toulouse Üniversitesinde eğitim görmüştür. Bordeaux ‘da ilk ciddi matematiksel araştırmalarına başlamış ve 1629 ‘da orada bulunan bir matematikçiye Apollonius ‘un Plane loci adlı eserinin, kendisinin düzenlemiş olduğu bir kopyasını sunmuştur. Bordeaux ‘da Beaugrand ile tanışmış ve bu sırada matematiğe olan ilgisini Fermat ile paylaşan Etienne d’Espagnet ‘e sunmuş olduğu “maximum ve minimum” üzerindeki önemli çalışmalarını üretmiştir.

Bordeaux ‘dan, üniversitede hukuk eğitimi aldığı Orléans ‘a gitmiştir. Medeni hukuk alanında derece almış ve Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma hakkını kazanmıştır. Böylece Fermat 1631 yılından itibaren artık bir hukukçu ve Toulouse ‘da bir devlet memuru olmuştur ve sahip olduğu bu işinden dolayı, ona Pierre Fermat olan adını Pierre de Fermat olarak değiştirme yetkisi verilmiştir..

Fermat hayatının geri kalan kısmını Toulouse ‘da geçirdi, ancak orada çalıştığı kadar doğduğu yer olan Beaumont-de-Lomagne ‘da ve Castres yakınlarında bir kasabada da çalıştı. 14 Mayıs 1631 ‘deki atamasından itibaren parlâmentonun düşük meclisinde çalışmış ancak 16 Ocak 1638 ‘de daha yüksek bir meclise atanmış ve 1652 ‘de ceza mahkemesinin en yüksek makamına terfi ettirilmiştir. Meslek yaşamında elde edebileceği daha yüksek terfiler de vardı ancak terfiler çoğunlukla yaşça daha kıdemliler tarafından veriliyordu ve 1650 ‘lerin başlarında veba bu bölgeyi fena vurmuş ve bu kıdemlilerin çoğu ölmüştü. Fermat ‘ın kendisi de vebaya yakalandı ve 1653 ‘de öldü.

Tabi ki Fermat Matematikle de meşgul olmuştu. Toulouse ‘ya gittikten sonra da Beaugrand ile matematik arkadaşlığını sürdürmüştür ancak burada yeni bir matematik arkadaşı daha kazanmıştır, o da Carcavi ‘dir. Carcavi de Fermat gibi bir meclis üyesidir, ancak onları yakınlaştıran ve aralarında paylaştıkları şey matematik olmuştur. Fermat Cercavi ‘ye matematik üzerine olan buluşlarını anlatmıştır.

1636 ‘da Cercavi işi dolayısıyla Paris ‘e gitti ve Mersenne ve grubuyla temasa geçti. Carcavi ‘nin, Fermat ‘ın düşen nesneler ile ilgili olarak buldukları ile ilgili açıklamaları Mersenne ‘in büyük ilgisini çekti ve Fermat ‘a bir mektup yazdı. Fermat 26 Nisan 1636 ‘da bu mektubu cevapladı ve Mersenne ‘e bazı hataları belirtmenin yanı sıra spiraller üzerindeki çalışmalarını ve Apollonius ‘un Plane loci adlı eserindeki düzenlemeleriyle ilgili açıklamaları da yazdı. Fermat ‘ın spiraller üzerindeki çalışmaları, serbest düşmede nesnenin izlediği yolun hesaba katılmasıyla motive edilmiş oldu ve Archimedes ‘in spirallerin altında kalan alanı hesaplamaya yönelik çalışmalarının genelleştirilmiş hallerinin metodlarını kullandı.

Bu ilk mektupta aynı zamanda Fermat ‘ın Mersenne ‘den, Paris matematikçilerine vermesini istediği iki tane maximum problemi de vardı. Bu Fermat ‘ın mektuplarının tipik bir özelliğiydi, kendisinin daha önceden bulmuş olduğu bir sonucu, başkalarının da bulmasını sağlamak için onlara meydan okuyacaktı….

YILMAZ GÜNEY VE HAYATI

04 April 2011 Yazan admin  
Kategori Biyografi


YILMAY GÜNEY KIMDIR YILMAZ GÜNEY RESIMLERI BIYOGRAFISI FILMLERI SIIRLERI HEPSI BU YAZIMIZDA ELE ALCAZ.

Yılmaz Güney

Oyuncuların değil, bir yönetmenin kitlelerce benimsenmesi belki de Türk sinema tarihinde bir ilki oluşturur. Yılmaz Güney. Sinema yönetmeni, senarist, yazar ve aynı zamanda bir aktör. Günümüz yönetmenlerinin birçoğunun sinema anlayışına yön veren Yılmaz Güney, zamanın siyasi çalkantıları sırasında pek çok kez soruşturma geçirmiş ve hapse düşmüş ancak o mesleğini parmaklıkların ardında da olsa sürdürmeye devam etmiştir.

Soyadı Pütün olan Yılmaz Güney, 1 Nisan 1937′de Adana’nın Yenice köyünde doğdu, 9 Eylül 1984′te Paris’te öldü. Bir işçi ailesinin yedi çocuğundan biriydi. İlk ve ortaöğrenimini Adana’da tamamladı. Öğrenimi sırasında ailesinin maddi zorlukları yüzünden pamuk işçiliğinden, gazoz ve simit satmaya kadar birçok işte çalışmak zorunda kaldı. Ardından Kemal Film ve And Film şirketlerinin bölge temsilciklerinde çalıştı. Aynı zamanda öyküler yazıyor, edebi birikimini artıyordu. Ankara Hukuk Fakültesi’nde okurken yönetmen Atıf Yılmaz ile tanışması da mesleğinde ilerlemesi açısından önemli bir basamağı oluşturur. Atıf Yılmaz’ın desteğiyle sinema çalışmalarına da başlar.

1959 yılında Atıf Yılmaz tarafından çekilen Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinin senaryolarını yazar ve aynı zamanda oyuncu olarak katkıda bulunur. Karacaoğlan’ın Karasevdası’nda da yönetmen yardımcılığına kadar yükselir. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkum olur.

İki yıl sonra kaldığı yerden işe devam eder. Daha çok ikinci sınıf serüven filmleriyle haşır neşir olur. Bu filmlerde karşımıza çıkan Anadolu çocuğu karakterinin ezilen, hor görülen ancak suskun kalmayı kabul etmeyen, baskıcı otoriteye direnen yapısı, bu tiplerle kendini özdeşleştiren kesim tarafından kolayca sevilir. Güney’e Çirkin Kral lakabının yapıştırıldığı bu dönemde (bize kalırsa çok haksız bir yakıştırma), öyküsünü kendisinin yazdığı ve Lütfi Akad’ın yönettiği Hudutların Kanunu adlı filmdeki doğal ve abartısız oyunculuğu gerçeklikten son derece uzak Yeşilçam sinemasında da bir farklılaşmanın başladığının göstergesidir.
Gerçek anlamda ilk kez 1967′de yönetmen koltuğuna oturan Yılmaz Güney, 1968 yılında önemli sayılabilecek ilk filmi Seyyit Han’ı çeker. Doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatan bu film, üslubu açısından olumlu tepkiler alır. Hemen ardından Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adam’ı çeker. 1970′e gelindiğindeyse Türk sinemasında önemli bir yere sahip olan Umut adlı film seyirciyle buluşur.
Umut’, eski faytonu, gücü dermanı kalmamış atıyla nüfusu kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan, ağır yaşam koşullarının zorlamasıyla giderek çıkmaza giren, bir trafik kazasında atını kaybettikten sonra önce faytonunu, başarısız bir soygun denemesinin ardından da elinde neyi varsa satan, sonra da define aramaya koyulan Cabbar’ın öyküsünü anlatır. Güney’in kendi yaşamından da izler taşıyan bu film, öykünün durduğu yer ve anlatımının gerçekçiliği bakımından çizgisini hemen belli eder. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde en iyi film seçilen, sansür kurulu tarafından yasaklanması ertesinde Danıştay kararınca gösterime giren Umut’, burada olduğu kadar, yurtdışında da ilgiyle karşılanır.
1971 yılında üç filminin birden (Ağıt, Acı ve Umutsuzlar) Adana Altın Koza Film şenliğinde dereceye girmesi böyle bir şeyin ilk olması bakımından şaşırtıcıdır, ancak onun yeteneğini bilenler için tam tersidir.
1972 yılında siyasi olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklu kalan Güney, Boynu Bükükler adlı romanını yeniden yazıp Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımlar. Kitap, 1972 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanır.
Tutukluk döneminin bitmesi sonrasında, 1974′te bir başyapıt sayılan Arkadaş’ı çeker. Birbirinden uzak düşen iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmaları ve ilişkilerinin giderek zayıflamasının anlatıldığı film, ülkemizdeki kültür şoku’nun da bir belgesi gibidir. Yılmaz Güney’in Adana’da Endişe adlı filmi çekerken karıştığı bir olay sırasında bir yargıcı vurarak öldürmesi uzun bir hapishane hayatının başlangıcı olacaktır.
Yine de o sinemadan kopamaz. Senaryolar yazmaya, üretmeye ve hep üretmeye devam eder. Senaryolarından biri Zeki Ökten tarafından Sürü adıyla sinemaya aktarılır ve bu film, yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödül alır. Ökten’in çektiği Düşman’ın ardından Gören’in kamera karşısına geçtiği Yol gelir.
1981′de cezaevinden yurtdışına kaçmayı başaran Yılmaz Güney, Yol’u yeniden çeker ve film bu kez 1982 Cannes Film Şenliği’nde büyük ödülü Costa Gavras’ın Missing’iyle paylaşır. Yılmaz Güney yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983′te Türk yurttaşlığından çıkarılır. Aynı yıl Fransa’da Le mur (Duvar) adlı filmi çeker, ancak film pek ilgi görmez. Ve ertesi yıl kanser nedeniyle yaşama veda eder.

Yılmaz Güney, senaryosundan kurgusuna kadar sinemada yetkin olmayı beceren ender yönetmenlerden biridir. Sürekli farklılık arayışı içinde olması, yapıtlarındaki şiirsellik ve zengin görsellik onu ayrıcalıklı kılan yanlarıdır. Lütfi Akad’ın özgün bir anlayış getirdiği Türk sineması Yılmaz Güney’in filmleriyle yeni bir aşama kaydetmiştir. Detay zenginliğine sahip, realist, olanakları en uygun biçimde kullanan ve toplumsal olayları özümseyen filmlerdir bunlar. Yılmaz Güney sineması sinemacılar kuşağı’ olarak bilinen genç kuşak yönetmenleri de yönlendirmeyi başarmıştır. Onunla başlayan ve Yeni Sinema’ olarak adlandırılan bu dönemde Türk sineması dünyaya açılma olanağı bulmuş, onu takip eden genç yönetmenler yurtdışında kayda değer başarılar elde etmişlerdir. Yapıtlarıyla gerek yurtiçi gerekse yurtdışında birçok ödül kazanan Yılmaz Güney, sanatın diğer dallarında verdiği eserleriyle de pek çok kitlenin gönlünde önemli bir yere sahiptir.

Yılmaz Güney’in Eserleri:
Rol Aldığı Filmler: Tütün Zamanı, 1959 – Dolandırıcılar Şahı, 1961 Kara Şahin, 1964 Mor Defter, 1964 On Korkusuz Adam, 1964 Yaralı Kartal, 1965 Beyaz Atlı Adam, 1965 Ben Öldükçe Yaşarım, 1965 Sokakta Kan Vardı, 1965 Çirkin Kral, 1966 Hudutların Kanunu, 1966 Ve Silahlara Veda, 1966 Yiğit Yaralı Olur, 1966 Balatlı Arif, 1967 – İnce Cumali, 1967 Kızılırmak Karakoyun, 1967 Kozanoğlu, 1967, Kurbanlık Katil, 1967 Azrail Benim, 1968 Kurşunların Kanunu, 1969 Zeyno, 1970 Namus ve Silah, 1971 Sahtekar, 1972. Senaryosunu Yazıp Yönettiği Filmler: Bu Vatanın Çocukları, 1959 Alageyik, 1959 Kamalı Zeybek, 1964 Konyakçı, 1965 Krallar Kralı, 1965 At, Avrat, Silah, 1966 Eşrefpaşalı, 1966 Çirkin Kral Affetmez, 1967 Belanın Yedi Türlüsü, 1969 Piyade Osman, 1970 Sevgili Muhafızım, 1970 Şeytan Kayalıkları, 1970 İbret, 1971. Senaryosunu Yazdığı Filmler: Karacaoğlan’ın Karasevdası, 1959 Endişe, 1974 İzin, 1975 Bir Gün Mutlaka, 1975 Sürü, 1978 Düşman, 1979 Yol, 1982. Senaryosunu Yazdığı, Yönettiği ve Oynadığı Filmler: Bendim Adım Kerim, 1967 Pire Nuri, 1968 Seyit Han, 1968 Aç Kurtlar, 1969 – Bir Çirkin Adam, 1969 Umut, 1970 Kaçaklar, 1971 Vurguncular, 1971 Yarın Son Gündür, 1971 Umutsuzlar, 1971 Acı, 1971 Ağıt, 1971 Baba, 1971 Arkadaş, 1974 – Zavallılar, 1975. Senaryosunu Yazdığı ve Yönettiği Film: Le Mur, 1983. Kitapları: Boynu Bükük Öldüler, 1971 Hücrem, 1975 Salpa, 1975 Sanık, 1975 Selimiye Mektupları, 1975 Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz, 1977 Seçimlerde CHP Neden Desteklenmelidir?, 1977 Faşizm Üzerine, 1979 Paris Komünü Üzerine, 1979, Oğluma Hikayeler, 1979.

YILMAZ GÜNEY hayatı ve şiirleri

Birbirinden Güzel Hayatinin Yaninda Simdide Saheserleri.

Bir sanatcı olarak ”Yılmaz Güney” olarak bilinir.Ama asıl adı Yılmaz Putun’dur. 1937 Yılında, Adana’nın Yenice Koyünde doğdu.Topraksız bir köylu ailenin iki cocuğundan biridir. Dokuz yaşından sonra hayatını çalışarak kazandı.İlk işi dana gütmekti.Liseyi Adana’da bitirdi.1955′te süren tatbikat sonucu birbuçuk yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası aldı.Oğrenimi yarıda kalmıştı. İlk olarak 1961′de cezaeviyle tanışmıştı.1962 Aralığında cezasının bitimiyle, muhafazakarlığı ile ünlü, Konya şehrine sürgüne gönderilmişti.1968′de askere gitti.1970 Nisanında döndu.1972′de, martın 16′sında devrimcilere yardım ettiği gerekcesiyle tutuklandı.Mahkeme sonucu 10 yıl ağır ceza hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.1974 Eylülünde,bir cinayet olayına adı karıştı ve on dokuz yıl mahkum edildi.Cezaevindeyken ”GÜNEY” adlı bir sanat-kultur dergisi çıkardı.Onüç sayı sonra sıkıyonetimin yeniden gelmesi üzerine dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü on ayrı dava acıldı.İstenen ceza toplamı yuzyil idi.1981 Ekiminde izinli cıktığı İsparta cezaevine bi daha dönmedi.Sonra da yurt dışına çıktı.1981 Ekimine kadar, yaklaşık oniki yılını çeşitli cezaevlerinde geçirdi.Bu oniki yıl içinde ikisi yarı-açık olmak uzere onbeş cezaevi tanıdı.İltica etiği Fransa’nın Paris şehrinde 1984′te vefat etti

ARKADAŞ

Olmasın o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gün gelip ayrılsak da
Seninle arkadaş

Bir kıvılcım düşer önce
Büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş
Yanmışsın arkadaş

Dolduramaz boşluğunu
Ne ana ne kardaş
Bu en güzel bu en sıcak
Duygudur arkadaş

Ortak olmak her sevince
Her derde kedere
Ve yürümek ömür boyu
Beraberce el ele

Olmayacak o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gun gelir ayrılsak da
Seninle arkadaş

KENDİM İÇİN YAŞAMIYORUM

hayatı kendim için yaşamıyorum. ve korkmuyorum
hiç birşeyden. başıma gelecekleri de biliyorum.
herşeye rağmen düşmana inat yaşayacağız.
Yarın bizim çünkü…

BİR GÜN

Hangi zorluğu
yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde
bu insanca sevgiyi.
Güzel günler
zorlu duraklardan
geçer sevdiğim.
Damla damla
birikiyor insan.
Damla damla sevgili…
Bir gün
akıp gideceğiz hayata.
Duvarlar yıkılacak,
açılacak bütün kapılar
bilesin.
Benim yüreğim
sensin şimdi
seni vurur durur…
Ve yine damla damla
çoğalıyorsun içimde.

KÖPRÜ

Sevgili
yetmiyor ‘sevgili’ sözü
tek başına. Karşılamıyor
içimi dolduran duyguyu.
Oysa ben ‘sevgili’
derken neler
düşünüyorum bilsen.
Sonsuz, bir güneş
bir yudum rakı
çiçeğe durmuş ince bir
bahar dalı
oğlumun sıcak yanağı
anamın acılı gözleri
babamın tütün kokan eli
evimizdeki kuş
yarının güzel günleri.
Anlatılması güç binlerce
duygu ve sen…
İşte sen
beni hayata bağlayan
en güzel köprüsün;
köprülerin en güzelisin.
Sevgilim… Güzelim…
İnsanı yaşatan
içimizdeki hayat böceğidir.
O ölürse
hayatımızın da tadı biter.
O sakın ölmesin
yaşat onu.

CANIM

Canım, sevdiğim, yüreğim
Bu duvarlar bizi ayırmaya yetmez bilesin
Bu kapılar, bu demir parmaklıklar hava inan
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem bir nedeni vardır
hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi

BU ALEMDE KRAL TANIMAM

Sen hiç ölümün gölgesinde özgürlüğü yaşadın mı
Bir garibanın elinden tutup da hiç kadere rest çektin mi
Alçağın adisine ispiyoncusuna kurşun yağdırdın mı
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

Sen zevkini sefanı sürerken ben hayat okulunu okuyordum
Sen elin cilalı mermer taşlarında kibar beylerle dans ederken
Ben hergün azraille dans ediyordum
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

Sen sıcak yatağında rahat uyurken
Ben ise parçalanmış vücudumun acısıyla mahkeme duvarlarına
Yaslanmış, gelmeyi bilmeyen karanlığı bekliyordum
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

İdam sehpasında bir mahkum yaşamayı ne kadar çok istiyorsa
Ben de seni o kadar çok seviyorum…
Aşıma katmadım haram, güzel çirkin aramam
Yanlış yapanı tanımam… Bu senin için de geçerlidir gülüm
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam…

Canim, Sevdigim, Yüregim…

Bu duvarlar yetmiyor bizi ayirmaya bilesin…
Bu parmakliklar, bu demir kapilar, bu hava, inan…
Bazen bir yumrukta yikacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardir…
Hangi zorlugu yenmemis insanoglu.
Hele tasiyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdigim.
Damla damla birikiyor insan. Damla damla sevgili…
Bir gün akip gidecegiz hayata…
Duvarlar yikilacak, açilacak bütün kapilar bilesin.
Benim yüregim sensin simdi, seni vurur durur…
Ve yine damla damla çogaliyorsun içimde.

Eskiden Bilmezdim Yalnizligi

Eskiden bilmezdim yalnizligi
Bir agaç nasil yalniz degilse ormaninda
Bir çiçek kendi dalinda
Eskiden bilmezdim yalnizligi

Yalnizligin içinde
Simdi yalniz, yalniz miyim
Kopuk muyum dalimdan
Uzaginda mi kaldim ormanin

Hayat Bize Mutlu Olma Sansi Vermedi

Hayat bize mutlu olma sansi
vermedi
Biz kendimizden baska
Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acisini acimiz yaptik.
Çünkü Dünya’nin öbür ucunda,
Hiç tanimadigimiz bir insanin
Gözyasi bile içimizi parçaladi…
Kedilere agladik
Kuslarin yasini tuttuk.
Yüregimizin yufkaligi
Kimi zaman hayat karsisinda
Bizi zayif yapti.
Aslinda ne güzel seydir
Insanin insana yanmasi
Sevgili…
Ne güzeldir bilmedigin birinin
derdine üzülmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatimda hep
Üzüldüm, hep yandim..
Yasamak ne güzeldir be sevgili
Sevinerek, severek, sevilerek,
Düsünerek…
ve o vazgeçilmez sancilarini
Duyarak hayatin

YILMAZ GÜNEY

Canım, sevdiğim, yüreğim

Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin

Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan

Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,

Bazen bir serçe kadar güçsüzsem bir nedeni vardır

Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.

Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.

Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.

Damla damla birikiyor insan.

Damla damla sevgili…

Bir gün akıp gideceğiz hayata…

Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.

Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur…

Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.

Bu sıcak, bu tertemiz bakış; bu pazarlıksız ve içten tebessüm; bu başını hafiften yana eğen afil… dayım kokan bu adamdaki çekim gücü nereden kaynaklanır? Yılmaz Güney.. bizin sözcüsü, bizin savaşçısı…

Çocukluğumu büyüttüğüm Orta Anadolu kasabasının yazlık açıkhava sinemasında Yılmaz Güneyin filmi oynayacakmış. Gitmeyin sakın, bombalayacaklarmış! Kimsin sen? İçinde göründüğün, rol kestiğin filmin gösteriminin yapıldığı sinemaya bomba koymaya meylettirecek kadar, nesin? Sana karşı olanlar, aslında kendileriyle yüzleşmekten mi kaçarlar? Bir Yılmaz Güneylerinin olmasının verdiği hazzı bilmemek ve bu bilmemenin bıraktığı boşluk mudur, köşe bucak gizlemeye çalıştıkları içsel acıyı, çaresizliği büyüten? İnsan etrafını yakıp yıkarken, aslında içindeki çıkmazlara yol mu açmaya çalışır?

Daha çocuk çağlarımızda bile, bir Yılmaz Güneye sahip olmanın verdiği gurur ve bir tür tarifi yapılamayan güvendi koltuğumuzu kabartan; kendimize Yılmaz Güney edaları vererek yürüten, bakış attıran… belki de doğru yolda olduğumuz hissi ile iç huzuru veren, onunla özdeşleştiren.

Kendimi bildiğim ilk dönemlerimden, çocukluğumdan beri, efsane sözcüğünün karşılığı olan adam.. sevginin ve saygının harmanlandığı, gıptayla cilalanan bir duygunun vücut bulduğu.. adının anıldığı yerde, bir başka, ona özgü dalganın dolandığı mit: Yılmaz Güney!

Murat Belgenin yaptığı değerlendirmede olduğu gibi, Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah ve eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam… Yine Yalçın Küçük, bir sosyaliste küçük bir örnek verirken, mahallenin genç kızını sıkıştıran birkaç serseriye -dayak yeyip yemeyeceğini düşünmeksizin- müdahale eden adam olarak tanım getiriyordu. İşte Yılmaz Güney, aslında tüm bunlardı.
Yaşam Bir Dolambaçlı Yoldur

Bir sanatçı olarak Yılmaz Güney diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında (1 Nisan -bn), Türkiye’de, bir güney şehri olan Adana’nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi… Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. 1976′da ben Kayseri Cezaevi’ndeyken öldü. Mezarını göremedim…

Dokuz yaşından sonra hayatını çalışarak kazandı. İlk işi dana gütmekti. Ailesinin maddi zorlukları nedeniyle öğrenimi sırasında pamuk işçiliğinden, gazoz ve simit satcılığına kadar birçok işte çalışmak zorunda kaldı. Ortaokul ve Lise öğrenimini Adana’da tamamladı. Lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını attı. “Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görürdük o sinemaya”

Sinema sektörüyle ilk kez Kemal Film ve And Film şirketlerinin bölge temsilciklerinde çalışarak temas kurdu. And Film’de pursantaj memurluğu yaptı. Lise ikinci sınıftaydı; görevi nedeniyle yakın illerde sinemaları dolaşıyordu. Bu dönemde ilk öykülerini verdi. Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce ile bu dönemde tanıştı ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlanmaya başladı.

1955 yılında liseyi bitirmesinin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu; Adana’ya döndü ve Dar Film’de çalışmaya başladı. Sinemaya daha yakın olabilmek için A.Ü. Hukuk Fakültesinden ayrıldı ve İ.Ü. İktisat Fakültesi’ne kaydoldu; Adana’da pursantaj memurluğunu yaptığı film şirketinin İstanbul bürosunda çalışmaya başladı. bu dönemde sinemaya ciddi olarak adım atmasını sağlayan Atıf Yılmaz ile tanıştı ve onun asistanlığını yapmaya başladı.

Çirkin Kral

Yeni bir süreç başlıyordu… Çirkin Krallık süreci. Atıf Yılmaz ile çalışmaları onun krallığının temellerini oluşturacak ve sürecin sonunda bu kavruk halk adamı, haklı bir ün elde edecekti.

Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinde senaryo yazarı ve oyuncu olarak da katkıda bulundu. Karacaoğlanın Karasevdasında da yönetmen yardımcılığına kadar yükseldi ve böylece ilk kamera arkası görevlerini aldı; senaryocu, oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Oyuncu ve senaryocu olarak hızla sivrildi. Dönemin siyasal öğrenci hareketlerinin içinde yeraldı; hem sol ile temasını artırdı hem de sinemayla ilişkisi daha üretken bir zemine doğru yol aldı. Bu dönemde senarist Vedat Türkali, yönetmen Atıf Yılmaz ve asistanı Yılmaz Güney diğer öğrencilerle olayları filme çekmenin yollarını araştırmışlardı. Bu arada Yeni Ufuklar ve On Üç dergilerinde de öyküler yazdı. On Üç adlı dergide 1956 yılında yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1961 yılında hapse mahkum edildi ve film setinden alınıp götürüldü.

Belki inanılmaz gelebilir ama, ceza almasına neden olan öyküdeki şu paragraftı: “İğrenerek baktı -iyice iğrenememişti-. Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle Siz böylesiniz işte dedi. En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş -seyircilerin durumlarını da görmek istiyordu ben bir işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi? İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim? -söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu-. Ah domuzlar sizi. Bir gün hepinizin topunuzu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman.”

Öğrenimi yarıda kalmıştı. Birbuçuk yıl cezaevinde kaldı; Aralık 1962de hapis cezası sona erdi ve 6 aylık Konya Sürgününe gitti. Boynu Bükük Öldüler adlı romanı bu dönemin ürünüdür. Güney, cezaevi günlerini hep biriktirme, yeni projeler için yoğunlaşma ve siyasal bilincini olgunlaştırma yönünde değerlendirdi. İlk kez hapse giren Güney, hayatının muhakemesini yaptı, kendini yeniledi ve düşünsel yapısını geliştirdi. Kendisine bir misyon biçti, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yaptı. 1963′ten itibaren yaptığı filmlerde oyuncu olarak giderek artan bir popülarite kazandı ve beyaz, temiz yüzlü jönlerin saltanatını yerlebir etti. Yılmaz Güney bu dönemde genellikle karşımıza çıkan Anadolu Çocuğu karakterinin ezilen, aşağılanan, yenilen, hor görülen ancak suskun kalmayı kabul etmeyen, baskıcı otoriteye direnen, sonunda isyan eden ve başını dik tutan yapıdaki kişilerini yansıtıyordu. Bu durum, bu tiplerle kendini özdeşleştiren kesim tarafından kolayca sevildi. Ancak bu dönemin filmleri genellikle Yeşilçam kalıpları içinden çıkamadı.

Çirkin Kral adı ve miti bu dönemin eseridir. 1964′te rol aldığı 10 Korkusuz Adam filminde hiç konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırdı. Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde, Yılmaz Güney’in göründüğü sahnelerde sinema salonları inlemişti. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline gelmeye başladı ve senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev aldı. Bu dönemde öyküsünü kendisinin yazdığı ve Lütfi Akadın yönettiği Hudutların Kanunu adlı filmdeki doğal ve abartısız oyunculuğu gerçeklikten son derece uzak Yeşilçam Sinemasında da bir farklılaşmanın başladığının göstergesidir. Gerçek anlamda ilk kez 1967de yönetmen koltuğuna oturan Yılmaz Güney, 1968 yılında önemli sayılabilecek ilk filmi Seyyit Hanı çekti. Doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatan bu film, üslubu açısından olumlu tepkiler aldı. Hemen ardından Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adamı çekti. Hudutların Kanunu ve Toprağın Gelini ile başlayan Seyyit Han ile işaretini veren bu süreçten çıkışın en anlamlı meyvesi ise sinemamızın en önemli yapıtlarından biri olan Umut oldu.

1968′de askere gitti ve 1970 Nisanında döndü; film çalışmalarına başladı. Umutu çekmeye başladı. Umut, eski faytonu, gücü dermanı kalmamış atıyla kalabalık nüfuslu ailesini geçindirmeye çalışan, ağır yaşam koşullarının zorlamasıyla giderek çıkmaza giren, bir trafik kazasında atını kaybettikten sonra önce faytonunu, başarısız bir soygun denemesinin ardından da elinde neyi varsa satan, sonra da define aramaya koyulan Cabbarın öyküsünü anlatıyordu. Güneyin kendi yaşamından da izler taşıyan bu film, öykünün durduğu yer ve anlatımının gerçekçiliği bakımından çizgisini hemen belli etti. Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır.

Sansür kurulu tarafından yasaklanması ertesinde Danıştay kararınca gösterime giren Umut, burada olduğu kadar, yurtdışında da ilgiyle karşılandı. Umut, çıkışı olmayan mutsuz çabaları gerçekçi bir biçimde betimledi. Bu filmi ile Antalya Film Festivalinde en iyi oyuncu ödülünü (Altın Portakal); Adana Film Festivalinde en iyi oyuncu ve en iyi film ödüllerini (Altın Koza) aldı. Tabiri caizse, Türk Sinemasında yer yerinden oynadı. Umut, Yılmaz Güney’in başyapıtlarından biridir. Ayıca Türkiye’de devrimci sinemanın da ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve Endişe takip etti. 1971 yılında üç filminin birden (Ağıt, Acı ve Umutsuzlar) Adana Altın Koza Film Şenliğinde dereceye girmesi, böyle bir şeyin ilk olması bakımından ilgi çekicidir.

Devrim ve Sanat

Bilinçli bir şekilde toplumsal sorunlarla uğraşmaya başladığı oranda sansürle de başı ağrımaya başlamıştı. 1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiği için tutuklandı. Ancak bu kez, dünyada tanınmış bir sinemacı olarak büyük bir desteği arkasına aldı. Boynu Bükükler adlı romanını yeniden yazıp Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımladı. Kitap, 1972 yılında Orhan Kemal Roman Ödülünü kazandı. Siyasal bilincinin gelişiminin sonuçlarını tutukluk döneminin bitmesi sonrasında çekmeye başladığı, bir başyapıt sayılan Arkadaş filminde ortaya koydu. Birbirinden uzak düşen iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmaları ve ilişkilerinin giderek zayıflamasının anlatıldığı film, ülkemizdeki kültür şokunun da bir belgesi gibidir. Büyük ilgi gören ve tartışılan bu film Çirkin Kral’ın kendisiyle olduğu kadar Çirkin Kralcılarla da hesaplaşması anlamına geliyordu

Bu filmiyle Yılmaz Güney, Sınıfsız bir dünyanın gerçekleşmesi yönünde tarafını belirlemiştir: …kendimi anlatmalıyım. İki yılı aşkın cezaevi günlerinde, düşüncelerim tek bir noktada toplanmıştır: Demokratik Halk Devrimi. Başta işçi sınıfı ve köylülük olmak üzere, tüm emekçi kitleleri, aydınları, sanatçıları, küçük iş ve mülk sahiplerini ekonomik toplumsal ve siyasi kölelikten kurtuluşa götürecek Bağımsız Demokratik Yeni Türkiye’yi kuracak ve sosyalizme götürecek Demokratik Halk Devriminin gerçekleştirilmesi ve devrim sürecinde birey olarak bana düşen görevlerin berraklaştırılması temel düşüncem olmuştur. İşte ben, bu hayati görevlerin üstesinden gelebilmek, eksikliklerimi giderebilmek umuduyla inançlı bir çalışmaya verdim kendimi. Atacağım her adım emeğin nihayi kurtuluşu fikrine, yani sınıfların kendini ortadan kaldıracağı, devletin kendisini tüketeceği, söndüreceği bir dünya fikrine hizmet etmeliydi. Kurtuluşun önümüzdeki aşaması olarakta Demokratik Halk Devrimi fikrine ve mücadelelerine hizmet etmeliydi. Bu amaçla sinema alanında, iki yılda altı film yapmayı planlamıştım. ‘Arkadaş’ bu düşüncenin ilk ürünüdür… (25 Haziran 1976)

Ahmet Kaya Kimdir

28 Februar 2011 Yazan Kimbilir  
Kategori Biyografi

Ahmet Kaya Kimdir,Ahmet Kaya’nin Hayat Hikayesi,Ahmet Kaya Resimleri.
Dibine vurmuş gecelerden geldim… Yalanım yok… Bir cebimde küfür, bir cebimde çocuklara şekerle yaşadım. Hepinizin gurbetindeyim şimdi… Eyvallah!..

Ahmet Kaya, Malatya’da beş çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak 1957 yılında dünyaya geldi. Mensucat işçisi bir baba, çocuklarını yetiştirmekle yükümlü bir anne ve diğer dört kardeşle birlikte geçen çocukluk… Babası, neredeyse onun boyu kadar olan bir bağlama ile eve geldiğinde mutluluğun bu olduğunu düşünür. Dokuz yaşındadır daha. 24 Temmuz İşçi Bayramı’nda sahneye çıkarırlar onu, bir daha unutmaz bunu…
Yaz tatillerinde, ya plakçıda ya da tanıdıkların minibüsünde çalışır. ‘Başar ağabey’yi tutuklanınca Ahmet, küçük bağlaması ile ilk bestesini yapar: “Bir Wolksvagen alacağım, Adını ‘Başar’ koyacağım” der… Ruhi Su’nun plaklarını satın alan Ahmet Kaya, bol paçalı pantolonlar giyen uzun saçlı 68’lilerden etkilenen gençir artık…
Mensucat fabrikasından emekli olan babası, daha iyi bir yaşam için İstanbul’a göç eder. İstanbul/Kocamustafapaşa’ya yerleşirler. Ahmet Kaya’nın ilk izlenim ‘korkudur.

Ahmet Kaya, ortaöğrenimini tamamlamaya çalışırken yetmişli yılların toplumsal çatışmalarının farkına varmardı. Ora’dan gelmiş olmanın farklılığını, bu yeni kültür ve yaşam biçimi ile içiçe yaşar. Türküler, devrimci marşlar, Ruhi Su ve Zülfü Livaneli’den müzikal anlamda etkilendiğini inkar etmez, ama kedi sesini arar. Bütün boş zamanlarda bağlama çalıp şarkılar söyler. İlk bestelerini bugünlerde yapar. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir panelede Ruhi Su’yla karşılaşır. Ustayı çok sevse de yetmeyen birşeyler vardır Ahmet Kaya için, bunu ifade etmeye çalışır Ruhi Su’ya. Ruhi Su’nun ‘Mahsus Mahal’ türküsünü kendince yorumlar O’na. Bağlamanın sapını tutan Ruhi Su, ‘Böyle bağlama çalınmaz!’ der. Oysa Ahmet Kaya asi. Farklı birşeyler yapmak ve kendini aramaktadır. Yıllar sonra verdiği ilk resitalin afine ‘Bağlama Böyle De Çalınır’ ‘i spota çıkaracaktı.

Seksenli yılların başı talihsizliklerle geçer. Evliliği biter, bebeği ondan ayrı büyümeyecektir ve çok zordur. Bu dönem bestelerinin olgunlaştığı dönemleridir bu yıllar. Sadece müzikle kendini ifade eden Ahmet Kaya, 1985 yılına geldiğinde kararını verir. ‘Zamanıdır’ deyip, oltuğunun altında şarkılarını alıp, Unkapanı’nın yolunu tutar. Dinleyenlerin hiçbir kategoriye koyamadığı bu müziğe kimse yüz vermez. Sonraki günlerde arkadaş yardımları ve kendi olanakları ile ilk albümünü yapar. Ama hemen toplatılır. Yapılan itiraz sonuç verir. Olay gazetelere yansır, Ahmet Kaya’nın ‘Ağlama Bebeğim’ adlı albümü Danıştay kararıyla serbestir artık!’

Bu arada. Üniversite öğrencileri, dar gelirliler, 12 Eylül darbesinden nasibini almış-çeşitli kesimlerden tutuklu yakınları, Türkiye’de demokrasiyi yeniden inşa etmeye kararlı kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları Ahmet Kaya’nın dinleyici profilini oluşturur.

Kısa bir süre sonra ikinci albümü “Acılara Tutunmak” ı yapar. Ahmet Kaya, edindiği toplumsal, siyasal duyarlılıkla üretim yapmaktadır, peşpeşe albümler çıkarmaktadır.
Üçüncü albümü O sıralar tutuklu olan ve idamla yargılanan Nevzat Çelik’in ‘Şafak Türküsü’ şiirini besteler, aynı zamanda albümün de adıdır ‘Şafak Türküsü’. Üllkenin gündemindeki idam cezaları ve hapishanelerde bulunan binlerce insanın ve onların ailelerinin içinde bulunduğu durumu şarkılaştırmıştır…
‘An Gelir’ isimli dördüncü albümünde Atilla İlhan, Hasan Hüseyin ve Ülkü Tamer’in şiirlerini besteleyen Ahmet Kaya, yeni arayışlar içerisine girmiş, besteciliği ile ilgili kendisini epeyce geliştirmiştir. İlk üç albümde aranjör olarak kendi çabalarının yanı sıra Sezer Bağcan, Oğuz Abadan gibi isimlerle çalışan Ahmet Kaya, dördüncü albümde Osman İşmen ile çalışmaya başlar ve bu beraberlik uzun yıllar sürer…

Beşinci albümünde ünlü şairlerin yanı sıra yeni bir isimle, Yusuf Hayaloğlu’yla çalışmaya başladı. Hayaloğlu’yla beraberlik, Ahmet Kaya müziğinde uzun ve verimli bir çalışmanın başlangıcını oluşturur. ‘Yorgun Demokrat’ isimli bu albüm, gerek dönemi gerekse içeriği bakımından yine Türkiye’nin toplumsal gidişatına denk düşmüş ve 12 Eylül döneminin etkisini üzerinden atmaya çalışan milyonlarca demokratın durumunu dile getirmiştir.

Albüm çalışmalarına paralel olarak halk konserleri de yapar Ahmet Kaya. Gösterilen ilgi, katılım ve çoşkuya rağmen, ülkenin birçok yerinde ‘sakıncalı’ bir şarkıcıdır artık O. Dinleyicisiyle buluşamamak onu üzmektedir…
Konserde kendisine bağlamasıyla eşlik eden Ahmet Koç’la altıncı albümü olan ‘Sevgi Duvarı” nın hazırlıklarına başlar. Can Yücel’in aynı isimli şiirini bestelemiş olan Ahmet Kaya, bu albümü ‘vazgeçilmezlerim’ dediği Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’siz hazırlar ve bu arada ‘Resitaller’ adını verdiği albümde canlı konser kayıtlarını toplar. ‘İyimser Bir Gül’ adını taşıyan yedinci albümü, Türkiye doksanlı yıllara adımını atmış, Ahmet Kaya gündemi ile ülke gündemi yine örtüşmüştür. Yeniden Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’ le çalışmaya başlar. Albümün adı ‘Başkaldırıyorum’dur.

Olgunluk çağında ülkesinin içinde bulunduğu olumsuzluklara, mevcut gidişata ve sistemin hoşnut olmadığı her yanına şarkılarla müdahale etmeye çalışan bir ‘muhalif’tir artık…
Başı, zaman zaman derde girer, birçok yerde konser verememenin yanı sıra albümleri ‘sakıncalı’ bulunup kısmen de olsa toplatılır. Bu sürecin şarkılarına yansıması kaçınılmazdır. Yeni albümün adı ‘Başım Belada’dır o yüzden. Ahmet Arif, Atilla İlhan ve Yusuf Hayaloğlu’nun şiirleri ve şarkı sözleri Ahmet Kaya müziği ile biraraya gelir. Bu arada ağırlıkla Türk Halk Müziği’nden örneklerin yer aldığı ‘Resitaller 2′ adlı albümü yayınlanır.

Onuncu albümü ‘Dokunma Yanarsın’ ile birlikte hayatında bir takım değişiklikler gündeme gelir. Bu yeni süreçte de milyonluk satışlara imza atan Kaya, 1993’te onbirinci albümü ‘Tedirgin’i çıkarır. Ertesi yıl çıkardığı ‘Şarkılarım Dağlara’da hemen hemen tüm şarkı sözlerinin altına da imzasını atar. Albüm, ‘Kum Gibi’, ‘Ağladıkça’, ‘Saza Niye Gelmedin’ gibi parçalarla satış rekorları kırarak Ahmet Kaya diskografisinde ayrı bir yere sahip olur. Toplumsal-kültürel gelişmelerin getirdiği etkileri üretkenliğe çeviren Ahmet Kaya, 1995 yılında onüçüncü albümü ‘Beni Bul’ u çıkartır.

Sesinin rengini ve olgunluğunu günün teknik imkanlarıyla yeniden deneyerek, ağırlıkla eski şarkıların yeni düzenledi. 1996 tarihli ‘Yıldızlar ve Yakamoz’ bu arada ortaya çıkar. Bunu, 1998 yılında Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’den oluşan çekirdek kadroyla hazırladığı ‘Dosta Düşmana Karşı’ izler.

‘Gak Production’ isimli bir yapım firması da kuran Kaya, Kent Ozanları isimli çağdaş halk müziği yapan bir grup ve on yıldır asistanlığını yapan Çetin Oraner’in albümlerine de yapımcı olarak imza atar.

Profesyonel süreci boyunca onun müziğine çeşitli isimler bulunmuşsa da Ahmet Kaya, kendisini hep toplumcu-gerçekçi sanat kategorisinde görmüştür. Dünyada ‘protest müzik’ olarak tanımlanan bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerinden olan Ahmet Kaya’nın en belirgin ve ayırdedici tarafı, müziğindeki geleneksel motiflerin ve ulusal kültür değerlerinden yola çıkmasıdır. Toplumsal süreçten kopmammış, olmuştur. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gidişatına paralel bir müzik seyri izlemiştir.

Türkiye’de her söylediği söz ve şarkısı olay olan Ahmet Kaya hakkında birçok dava açıldı ve kendi deyimiyle emniyetler onun ikinci adresi oldu. Bu baskılara rağmen Kaya, kimliğini hiçbir zaman inkar etmedi ve mücadele etti.

Kaya hakkında, yurtdışında verdiği konserlerde ‘vatana ihanet’ suçlamasıyla 3 ayrı dava açıldı. Bu davalardan biri geçtiğimiz günlerde sonuçlandı ve Kaya’nın 3 yıl 9 ay hapis cezası kesinleşti. Diğer iki davada ise, duruşmalara katılmadığı ve ifade vermediği için Kaya hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi.

Kaya’nın çıkardığı kasetlerin bazılarının isimleri şöyle:
“ağlama bebeğim, tedirgin, acılara tutunmak, şafak türküsü, an gelir, yorgun demokrat, başkaldırıyorum, dokunma yanarsın, adı bahtiyar, başım belada, şarkılarım dağlara, yıldızlar ve yakamoz, beni bul ve dosta düşmana karşı.”
1980’lerde Nevzat Çelik’in ”Penceresiz kaldım anne / Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne” ‘Şafak Türküsü’ şiirini türküleştirerek patlama yaptı A. Kaya. Karyerinde “Ağladıkça” isimli türkünün büyük bir yeri oldu. Aram Dinkjian’ın bestelediği bu türkü, sanatçıya sağ veya sol görüşlü farketmeksizin milyonlarca dinleyici kazandırdı. Kaya, son olarak Gazeteciler Derneği’nde yaptığı konuşmada “Kürtçe bir klip çekmek istiyorum ve bunu yayımlayacak bir televizyon kanalı arıyorum” deyince İkitelli medyanın hışmına uğradı ve yüzünden Fransa’ya gitmişti.
16 Kasım günü sabah saat altıda topragından uzakt kalp krizi geçirip öldü.
O Paris Komünarlarıyla Pere Lachais mezarlıgında yatarken bize duruşu ve sesi kaldı.

Necmettin Erbakan Biyoğrafisi

27 Februar 2011 Yazan Kimbilir  
Kategori Biyografi


Necmettin Erbakan Kimdir.
Necmettin Erbakán’in Hayati
Necmettin Erbakan’in Dogum Tarihi
Necmettin Erbakanin Biyografisi.
Necmettin Erbakan 29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu.
Erbakan özgeçmişi.
29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde yaşamış olan Kozanoğullarından Mehmet Sabri Erbakan.

Ağır ceza reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğu muhtelif Şehirlerde geçen ERBAKAN’ın annesi de Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.

Necmettin ERBAKAN ilkokul’a Kayseri Cumhuriyet İlkokulu’nda başladı, babasının Trabzon’a tayin olması dolayısıyla ilkokul öğrenimini buradaokul birincisi olarak tamamladı. 1937 yılında ilk tahsilini tamamladıktan sonra aynı yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başladı. İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi.

1948 yılı yaz döneminde İTÜ Makine Fakültesi’nden mezun olan ERBAKAN aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsü’nde asistan olarak göreve başladı.

1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde o zaman doktora tezine tekabül eden yeterlilik tezini hazırladı. Sınıflarda ders vermek doçent ve profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen kendisi asistan olduğu halde ders vermesine izin verilmiştir. Yeterlilik tezindeki başarısından dolayı üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve görgüsünü artırmak üzere Almanya’ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1.5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman üniversitelerinde geçerli olan “DOKTOR” unvanını aldı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN’ın “Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu” matematiksel olarak izah eden bu tez, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin mecmualarda neşredilmesi üzerine o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ motor fabrikalarının umum müdürü Prof. Dr. FLATS tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi. Alman Ekonomik Bakanlığı’nın RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak için görevlendirilen heyette kendisinin de yer almasının istenmesi üzerine 15 gün RUHR sahasındaki bütün Ağır Sanayi fabrikalarını gezip inceleme fırsatı buldu.

II. Dünya Harbi’nden sonra Alman üniversitelerinde ilk Türk ilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına gitti. Burada 6 ay süreyle motor araştırmalarıbaşmühendisi olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

1953′ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 – Ekim 1955 yılları arasında askerlik görevini ifa etti. İstanbul Kağıthane’deki 6 aylık yedek subayöğreniminden sonra Halıcıoğlu’ndaki istihkam bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinelerin bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

Askerlik görevinden sonra tekrar üniversiteye dönen Necmettin ERBAKAN 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.’yi kurdu. ERBAKAN da böyle bir fabrika kurma fikri Almanya’da çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları görünce iyice uyanmıştı.

Yurda dönünce bu çalışmayı başlattı. Ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956′da attı. Gümüş Motor fabrikasında seri imalat 1 Mart 1960 tarihinde başlamıştır. 1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde Gümüş Motor’un yaptığı imalatları sunan ERBAKAN “Yeni hedef otomobillerin Türkiye’de yapılmasıdır” fikrini ortaya atmış, o zaman yönetimde olan askerler tarafından revac bulan bu fikir üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobil ERBAKAN tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim Gümüş Motor fabrikasını gezmiş, büyük ilgi ve heyecan duymuşlar, bunun üzerine 200′e yakın General ve üst rütbeli subaya ERBAKAN tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir.

1965 yılında profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966′da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına getirildi. Daha sonra Genel Sekreter olan ERBAKAN, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, Mayıs 1969′da da Odalar Birliği Başkanı oldu.

Necmettin ERBAKAN 1967 yılında evlendi. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi üzerine siyasete atılmaya karar verdi. ERBAKAN,1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koydu ve seçilerek Meclis’e girdi.

24 Ocak 1970 yılında Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni kuran ERBAKAN, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi kapatıldı. Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde kurulan Milli Selamet Partisi, ERBAKAN liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde % 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclis’e girdi.

1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSP’nin Genel Başkanı yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlendi. 5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3′lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.

1978 yılı başında 12 Eylül 1980′e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül İhtilali’nin getirdiği yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar politikadan uzak kaldı. Eylül 1987′deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olanRefah Partisi’nin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığa seçilen Necmettin ERBAKAN 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konya’dan yeniden Milletvekili seçildi.

1995 genel seçimlerinde tekrar Konya’dan Milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu seçimlerde Refah Partisi %21.7 ile birinciolmuştur. Bunun üzerine 28 Haziran da hükümeti kurma görevini alarak 7 Temmuz da güvenoyuyla Türkiye’nin Başbakanıolmuştur. Koalisyon hükümeti sırasında halkın desteğini alan bir çok önemli başarının yanında uluslararası alanda gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8 (Development-8) oluşumunu meydana getirmesi önemli bir olaydır.

1998 yılı Şubat ayında Genel Başkanı olduğu Refah Partisi’ninkapanmasıyla 5 yıl siyasi yasaklı hale gelen Erbakan 11 Mayıs 2003′te Saadet Partisi’ne Genel Başkan seçilmiştir.

Evli ve 3 çocuk babasıdır.

Esra Erol Kimdir?

22 Februar 2011 Yazan Kimbilir  
Kategori Biyografi


Türkiyenin En Cok izlenen izdivac Programi Sunuculugu Yapan Esra Erol Kimdir,Esra Erol Resimleri Ve Esra Erol Biyografisi Hakkinda Sizlere Bilgiler Sunacagiz.
iste Esra Erol Biyografisi.

Adı : Esra Erol
Gerçek Adı :
Doğum Yeri : İstanbul
Doğum Tarihi : 12 Mayıs 1982
Eğitim Durumu : Lise

İlk, orta ve lise öğrenimini Kütahyada tamamladı. Ortanca çocuk olmanın verdiği avantaj ve dezavantajlarla büyüyerek, ne abla ne de ufaklık oldu.

Kız lisesi çini seramik bölümünden mezun oldu ve meslek olarak Radyo TV sektörünü seçti. Bu doğrultuda Kütahya Destan TV?de yayınlanan Tatlı Cadı adlı televizyon programı hayatının ve ideallerinin başlangıcı oldu. Yaptığı işin hakkını verebilmek adına diksiyon, haber spikerliği ve tiyatro eğitimi aldı.

İstanbulda geçen sekiz sene iş hayatını, insan psikolojisini, şükretmeyi, idealleri için deli gibi çalışmayı, hırslarını törpülemeyi, tek başına hiçbir şey olunamayacağını, kadın olmanın zorluklarına karşı dimdik ayakta durmayı ve sabretmeyi öğretti.

Kendi sözleriyle Esra Erol

12 mayıs 1982 doğumluyum. Tipik bir boğa burcu yükselenim balık…
İstanbulluyum, Eyüp doğumluyum.
Babam emekli başkomiser annem ev hanımı… 5 kız kardeşiz… Sevgi dolu bir ailenin ortanca kızıyım…
İlk orta ve lise de uzun yıllar spor yaptım tek hedefim beden eğitimi öğretmeni olmaktı..
Maltepe Üniversitesi’nin diksiyon-spikerlik kurslarına katıldım. Sonra Marmara Üniversitesi Radyo-Televizyon bölümünde eğitim aldım. Ardından da staja başladım.
Basketbol oynadım… Kros (3000 metre ) koşu yarışlarında birçok madalya kazandım…

Sonraki yazılar »

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes